Ana içeriğe atla

Çehov'un "Martı" oyunundan, yazar Trigorin'in tiradı



Yazanların ve yazmaya çalışanların her daim yaşadığı ve yaşayacağı kâbusu çok güzel anlatan şu parçayı çevirmesem olmayacaktı. İlgilisine:


Nina: Dünya ne acayip! Size nasıl imrendiğimi bir bilseniz! Herkesin alnına ayrı yazı yazılmış. Kimileri sıkıcı, silik ömürlerini doldurmaya bakar, hepsi de birbirine benzer bunların, hepsi mutsuzdur; kimilerininse, mesela sizin –ki siz milyonda birsiniz– bahtınıza renkli, parlak, anlam dolu bir hayat düşer… Çok şanslısınız.

Trigorin: Ben mi? (Omuzlarını silker.) Hmm… Ünden söz ediyorsunuz, mutluluktan, aydınlık, renkli bir hayattan, bütün bu güzel sözcükler benim için –kusura bakmayın ama– hiç yemediğim bir marmelattan farksız. Tabii siz çok genç, çok iyisiniz daha.

Nina: Muhteşem bir hayatınız var!

Trigorin: Nesi muhteşemmiş benim hayatımın? (Saatine bakar.) Şimdi gidip yazmam gerekiyor misal. Üzgünüm, hiç vaktim yok… (Güler.) Nasıl derler, bam telime bastınız şimdi, heyecanlanıyorum, biraz da sinirleniyorum doğrusu. Madem öyle konuşalım bunu. Benim muhteşem, parlak yaşamımdan söz edelim… Evet, neresinden başlayalım istersiniz? (Biraz düşünür.) Hani insana musallat olan fikirler vardır: Gece gündüz Ay’ı düşünür adamın teki mesela... İşte benim de öyle bir Ay’ım var. Gece gündüz yakamdan düşmeyen o fikir ne mi: Yazmalıyım, yazmalıyım, yazmalıyım… Bir öyküyü bitirdim mi, neden bilinmez, bir başkasını, sonra üçüncüyü, peşine dördüncüyü yazmam gerekir… Durmadan yazarım, ne denk gelirse, başka türlü yapamam çünkü. Bunun nesi muhteşem ve parlak söyler misiniz? Ah, içler acısı bir yaşam! İşte sizinleyim şimdi, içim içime sığmıyor, oysa her an hatırımda tuttuğum bir şey var – tamamlanmamış bir öykünün beni beklediği gerçeği. Piyanoya benzer bir bulut mu gördüm? Bir hikâyede, piyanoya benzer bir bulutun geçişinden söz etmeli diye düşünürüm. Vanilya çiçeği mi kokuyor? Derhal yazarım bir kenara: iç bayıcı bir koku, dul rengi bir çiçek[1], bir yaz akşamını tarif ederken kullanmalı. Telaffuz ettiğim, ettiğiniz her cümleyi, her kelimeyi yakalarım ve tüm o cümleleri, kelimeleri edebiyat ambarıma hapsetmek için can atarım: ihtimal, lazım olur! İşimi bitirince koşa koşa tiyatroya yahut balığa giderim; orada bari dinlenir, her şeyi unutur insan değil mi? Hiç de bile – koca bir demirden gülle ha babam döner zihnimde – yeni bir konu yani, masanın başına dönesim gelir, yine bir telaş yazmaya, yazmaya gitmek isterim. Ve her zaman böyledir bu, kendime rahat yüzü göstermem, ömrümü yediğimi, birilerine verdiğim balın hatırına en iyi çiçeklerimde toz bırakmadığımı, hatta çiçekleri koparıp koparıp köklerini ezdiğimi hissederim. Deli değil miyim ben şimdi? Yakınlarım, tanıdıklarım bana sağlıklı bir adammışım gibi mi davranıyor sanırsınız? “Neler yazıyorsunuz bakalım? Bu defa ne anlatacaksınız bizlere?” Hep aynı şeyler, hep… tanıdıklarımın bu ilgisi, övgüleri, hayranlığı – tüm bunların bir aldatmaca olduğunu düşünürüm, beni hastaymışım gibi kandırdıklarını, pek yakında birilerinin arkamdan sessizce yanaşıp, Poprişin hadisesinde olduğu gibi, yakalayıp tımarhaneye tıkacaklarından korkarım beni. O gençlik yıllarında, en güzel yıllarımda yani, henüz yeni yeni başladığım – yazarlığım tam bir eziyetti benim için. Küçük yazar, hele ki şansı yaver gitmiyorsa, kendi kendisine nasıl beceriksiz, hantal, gereksiz görünür bilseniz; sinirleri gerilmiş, yıpranmıştır; edebiyat ve sanatla uğraşan insanların çevresinde sürtmekten alamaz kendini, kabul görmemiş, kimselere kendini gösterememiş, parasız ama hırslı bir kumarbaz gibi insanların gözlerine dosdoğru ve cesurca bakmaktan aciz. Okurumu tanımazdım ama nedense kuşkucu bir düşman gibi tahayyül ederdim onu. Korkardım okurdan, bana korkunç gelirdi ve ne zaman ki yeni bir piyesim sahnelense, her defasında, esmerler hasmane, sarışınlar soğuk ve duyarsız bir edayla izliyor gibi gelirdi bana. Ah, ne beter kâbustur bu! Ne büyük azaptır bilseniz!

Nina: Fakat ya ilham, ya üretim süreci size yüce, mutlu dakikalar armağan etmez mi hiç?

Trigorin: Evet. Yazması hoştur. Tashiheri okumak da öyle ama… matbaadan çıkar çıkmaz nefret ederim, istediğim gibi olmadığını görürüm, hataları görürüm, hiç yazmasam daha iyi olurdu derim ve berbat bir his çöker içime… (Güler.) Okuyanlar ne der peki? “Evet, hoş, yetenekli… Hoş ama bir Tolstoy da değil” ya da “Harika bir metin ama Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar’ı” daha iyi”. Ve mezara girene kadar da bu hoş ve yetenekli, yetenekli ve hoş teranesi devam eder – hepsi o, öldüğümde de mezarımın önünden geçen tanıdıklar diyecek ki: “Burada Trigorin yatıyor. İyi bir yazardı ama yazdıkları Turgenyev’inkiler kadar iyi değildi”.

 



[1] eskiden mor renk dulların rengi sayılırdı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

R. Carver'ın "Tüyler" Öyküsü Üzerine

Okuduklarım üzerine yazma alışkanlığım yok. Carver'ın Tüyler 'ini (Can Yayınları, Ayça Sabuncuoğlu çevirisi) bir arkadaşımla üzerine konuşmak amacıyla okumuştum. O konuşmayı bir türlü yapamıyorduk. Ben de düşündüklerimi unutmamak için yazdım. Öyküyü okumamış biri bu yazıda heves kıracak detaylar bulacaktır. R. Carver'ın Tüyler öyküsünün güçlü tarafı, bir dizi sıra dışılıkla basitliğin iç içe geçmiş olmasında sanırım. Hayatta da öyledir. Basit, sıradan olduğunu düşündüğün insanlar gayet "tuhaf" şeyler yapar/yaşarlar. Öyküde tuhaf olan, olağanüstü rahatsız edici tavus kuşuyla olağanüstü çirkin bebek değil sadece. Olla ve Bud’ın ilişkisi de öyle. Bud, Olla’nın tüm çarpık taraflarıyla barışmış - eski dişlerini televizyonun üzerinde sergilemesi, bir tavus kuşuna sahip olma hayali, kızaracak kadar utangaç ve aniden ölçüsüzce açılacak (dişlerini tırnağını vura vura göstermesi) kadar umursamaz olması, misafirlere rağmen kuşu eve alma ısrarı. Aslında birçok evli çiftin yap

Richard Yates Öykülerinde Yalnızlık

Yalnızlığı soylu bir duygu ve durum olarak bellemiş biri için Yates’in öykülerindeki yalnızlık halleri ilkin biraz yadırgatıcı. Bu öykülerin methini Onur Çalı’dan (onun Sonra Hayat kitabından) duydum ve sonra beğenisine güvendiğim bir arkadaşım önerince alıp okudum. Doğrusu okuduğum en özel öykü kitaplarından biri bu. Yates öykülerindeki yalnızların hepsi sempatik değil, ama çoğunlukla mağdur ve bazen hastalar. Doktor Jack-o’-Lantern adlı öyküdeki sınıfa yeni gelen çocuğun hali mesela - ondan beklenen bir şekilde kendini sevdirmesi veya elinden gelmiyorsa uyum sağlayıp karışıp gitmesi akışa. Çocuk kendisini sevdirmeyi denemiyor değil ama beceremiyor işte. Mağduriyeti arttıkça ve yalnızlığı düğümleştikçe de saldırganlaşıyor. Zulüm görenin insansever değil zalimden daha zalim olması gibi doğal bir sonuç bu esasında.  İkinci öyküde ( Her Şeyin En İyisi ) Grace pek sevmediği biriyle evlenmek üzere olmanın yalnızlığında. Arkadaşı Martha’nın beğendiği türden havalı birileriyle