Ana içeriğe atla

Aşk



Uyanır rüzgârın sesiyle,
Sakin evlere, terk edilmiş bahçelere...
Devlet dairelerinde, okul koridorlarında arar
eski sahibinin ellerini.

Doğumu bekleyen faydasız otlara taşır suyunu,
Adıyla çağırır uçurumları,
Şeker kokuları dağıtır yapışkan parmaklarıyla

Yağmur suyuyla yıkar topuklarını.

Birini bekler limanda, akşam gibi uzun...
Diğer tüm şiirlerini yakmış, birine kıyamamış şair
Her gece çocukluk aşkına gidip dönen bir gelin
Her şeyden pişman, bundan olmamış


Mart 2018


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Richard Yates Öykülerinde Yalnızlık

Yalnızlığı soylu bir duygu ve durum olarak bellemiş biri için Yates’in öykülerindeki yalnızlık halleri ilkin biraz yadırgatıcı. Bu öykülerin methini Onur Çalı’dan (onun Sonra Hayat kitabından) duydum ve sonra beğenisine güvendiğim bir arkadaşım önerince alıp okudum. Doğrusu okuduğum en özel öykü kitaplarından biri bu. Yates öykülerindeki yalnızların hepsi sempatik değil, ama çoğunlukla mağdur ve bazen hastalar. Doktor Jack-o’-Lantern adlı öyküdeki sınıfa yeni gelen çocuğun hali mesela - ondan beklenen bir şekilde kendini sevdirmesi veya elinden gelmiyorsa uyum sağlayıp karışıp gitmesi akışa. Çocuk kendisini sevdirmeyi denemiyor değil ama beceremiyor işte. Mağduriyeti arttıkça ve yalnızlığı düğümleştikçe de saldırganlaşıyor. Zulüm görenin insansever değil zalimden daha zalim olması gibi doğal bir sonuç bu esasında.  İkinci öyküde ( Her Şeyin En İyisi ) Grace pek sevmediği biriyle evlenmek üzere olmanın yalnızlığında. Arkadaşı Martha’nın beğendiği türden havalı birileri...

Sibylla’dan bebeğe - Marina Tsvetayeva

Göğsüme, bebeğim, sokul: Doğum — günlere düşmektir. Bulutların ardındaki hiçbir yer kayalarından, Bebeğim, Nasıl düştün böyle aşağılara! Bir ruhtun sen, şimdi tozsun. Ağla, bebeğim, onlar ve bizim için: Doğum — zamana düşüştür! Ağla, küçüğüm, bundan böyle ve yeniden: Ölüm — kana düşüştür, Ve toza, Ve zamana… Mucizelerinin şafağı nerede? Ağla, küçüğüm: Doğum ağırlaştırır! Cömertliğinin madenleri nerede? Ağla, küçüğüm: Doğum hesaba, Ve kana, Ve tere… Ama kalkarsın! Dünyada ölüm denilen şey Gök kubbeye düşüştür. Ama görürsün! Aralanışı Göz kapaklarının — ışığa doğuştur. Şimdiden — Ebediyete. Ölüm, küçüğüm, uyumak değil kalkmaktır. Uyumak değil, gerisin geriye. Yüzerek, küçüğüm! Basamak artık Geride… — Ayaklan güne. 17 Mayıs 1923

R. Carver'ın "Tüyler" Öyküsü Üzerine

Okuduklarım üzerine yazma alışkanlığım yok. Carver'ın Tüyler 'ini (Can Yayınları, Ayça Sabuncuoğlu çevirisi) bir arkadaşımla üzerine konuşmak amacıyla okumuştum. O konuşmayı bir türlü yapamıyorduk. Ben de düşündüklerimi unutmamak için yazdım. Öyküyü okumamış biri bu yazıda heves kıracak detaylar bulacaktır. R. Carver'ın Tüyler öyküsünün güçlü tarafı, bir dizi sıra dışılıkla basitliğin iç içe geçmiş olmasında sanırım. Hayatta da öyledir. Basit, sıradan olduğunu düşündüğün insanlar gayet "tuhaf" şeyler yapar/yaşarlar. Öyküde tuhaf olan, olağanüstü rahatsız edici tavus kuşuyla olağanüstü çirkin bebek değil sadece. Olla ve Bud’ın ilişkisi de öyle. Bud, Olla’nın tüm çarpık taraflarıyla barışmış - eski dişlerini televizyonun üzerinde sergilemesi, bir tavus kuşuna sahip olma hayali, kızaracak kadar utangaç ve aniden ölçüsüzce açılacak (dişlerini tırnağını vura vura göstermesi) kadar umursamaz olması, misafirlere rağmen kuşu eve alma ısrarı. Aslında birçok evli çiftin yap...