Ana içeriğe atla

Ne teessüf, ne davet, ne gözyaşı - Sergey Yesenin



Eski bir çevirim. Yirmi altısında yazmış bu şiiri Yesenin. Dört yıl sonra da intihar etmiş. İnsan bir defa veda havasına girmeye görsün...


Ne teessüf, ne davet, ne gözyaşı
Ak elmalardan yükselir gibi sis, geçecek her şey.
Altınıyla güzün sarmalanmışım,
Dönmeyecek geri gençlik denen şey.
 
Soğuğun yokladığı yüreğim,
Sanmam ki çarpasın eskisi gibi,
Ve basmalarca akağaçtan dikilmiş ülke
Çağırmaz yalınayak sürtmeye beni.
Serseri ruhum! gitgide daha seyrek
Titretiyorsun alevleri dudaklarda
Ah, yitirdiğim tazeliğim giderek,
Deli bakışım, taşkınlığım duygularda!
 
Daha cimriyim artık arzularımda
Ey hayat, rüya mıydın gördüğüm?
Sanki akisli bahar sabahlarında
Pembe bir atın sırtında gezip dönmüşüm.
Hepimiz, hepimiz faniyiz dünyada,
Usulca dökülür isfendanlardan yaprakların bakırı...
Büyümeye ve ölmeye gelen ne varsa, 
Sonsuza değin şad olsun canı.
 
1921
 
Sergey Yesenin

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Richard Yates Öykülerinde Yalnızlık

Yalnızlığı soylu bir duygu ve durum olarak bellemiş biri için Yates’in öykülerindeki yalnızlık halleri ilkin biraz yadırgatıcı. Bu öykülerin methini Onur Çalı’dan (onun Sonra Hayat kitabından) duydum ve sonra beğenisine güvendiğim bir arkadaşım önerince alıp okudum. Doğrusu okuduğum en özel öykü kitaplarından biri bu. Yates öykülerindeki yalnızların hepsi sempatik değil, ama çoğunlukla mağdur ve bazen hastalar. Doktor Jack-o’-Lantern adlı öyküdeki sınıfa yeni gelen çocuğun hali mesela - ondan beklenen bir şekilde kendini sevdirmesi veya elinden gelmiyorsa uyum sağlayıp karışıp gitmesi akışa. Çocuk kendisini sevdirmeyi denemiyor değil ama beceremiyor işte. Mağduriyeti arttıkça ve yalnızlığı düğümleştikçe de saldırganlaşıyor. Zulüm görenin insansever değil zalimden daha zalim olması gibi doğal bir sonuç bu esasında.  İkinci öyküde ( Her Şeyin En İyisi ) Grace pek sevmediği biriyle evlenmek üzere olmanın yalnızlığında. Arkadaşı Martha’nın beğendiği türden havalı birileri...

Seryoja Dovlatov Üzerine - İosif Brodski

SERYOJA DOVLATOV ÜZERİNE “DÜNYA ÇİRKİN, İNSANLAR KEDERLİ” Ölümünün üzerinden geçen bir yıl içerisinde yokluğuna alışmış olmam gerekirdi. Zaten öyle  sık da   görüşmezdik biz, en azından New York’tayken. Doğduğun şehirde birine sokakta rastlayabilirsin, sinema kuyruğunda, iki-üç düzgün kafeden birinde. Öyle de olurdu; tanıdıkların, ortak arkadaşların evlerinden, bizi kapısından içeri soktukları birkaç derginin yazı işlerinden söz etmiyorum bile. Doğduğumuz şehirde, civarları da dahil olmak üzere, edebiyatçının topoğrafyası basitti ve öyle sanıyorum ki not defterlerimizdeki adres ve telefon numaralarının dörtte üçü aynıydı. Yeni Dünya’daysa, karşılıklı çabalarımıza rağmen en iyi ihtimalle onda birini denk düşürebilmişizdir. Buna rağmen yokluğuna alışamıyorum şimdi. Belki varlığına da çok alışmamışımdır ben onun – hele ki yukarıda söylediklerim düşünüldüğünde? Şahsım söz konusu olduğunda en beterinden şüphelenmeye meyilli oluşum bu soruya olumlu yanıt vermemi zoru...

Sibylla’dan bebeğe - Marina Tsvetayeva

Göğsüme, bebeğim, sokul: Doğum — günlere düşmektir. Bulutların ardındaki hiçbir yer kayalarından, Bebeğim, Nasıl düştün böyle aşağılara! Bir ruhtun sen, şimdi tozsun. Ağla, bebeğim, onlar ve bizim için: Doğum — zamana düşüştür! Ağla, küçüğüm, bundan böyle ve yeniden: Ölüm — kana düşüştür, Ve toza, Ve zamana… Mucizelerinin şafağı nerede? Ağla, küçüğüm: Doğum ağırlaştırır! Cömertliğinin madenleri nerede? Ağla, küçüğüm: Doğum hesaba, Ve kana, Ve tere… Ama kalkarsın! Dünyada ölüm denilen şey Gök kubbeye düşüştür. Ama görürsün! Aralanışı Göz kapaklarının — ışığa doğuştur. Şimdiden — Ebediyete. Ölüm, küçüğüm, uyumak değil kalkmaktır. Uyumak değil, gerisin geriye. Yüzerek, küçüğüm! Basamak artık Geride… — Ayaklan güne. 17 Mayıs 1923